22 Eki 2015

Kendim ettim kendim buldum, söylemediklerimi bak gözlerimden anla.

Evet, yine bir 'sussam gönül razı değil, söylesem olmaz' konusu ile karşınızdayım. 
Kadının kadına ettiği, bireyin kendine ettiğiyle yarışır. Sürekli bir tetkik, bir gizli açık arama hastalığımız var. Bunun iki X kromozomunun yan yana gelmesiyle ortaya çıkan bir durum olduğuna dair şüphem var. 
Nereden geldik buralara derseniz, pek çok veri var da bu sefer en çok konuştuğumuz konuya değinmek isterim: "Sen biraz kilo mu aldın?"
Canım hemcinsim, güzel arkadaşım, şu dünyada kadın denen varlığın en çok taktığı üç şeyden biri olabilir kilo sorunu. Halihazırda hemen herkesin, 'bir beş kilo fazlası' olan ülkemizde, sen bir manken edasında değilsen - ki o havadaki arkadaşlar bu topa zaten girmiyor genellikle, ben karşılaşmadım en azından - sen de bilirsin ki kadınlar kilo alınca - çoğunlukla - kendini zaten kötü hisseder. Yok, bana hiç öyle bir şey olmadı diyorsan bugüne kadar Afrika'da yahut uzayda yaşadığına hükmederim (ya da epeyi bir zayıf olan o üç beş arkadaştan birisin). O kadar eminim yani mevzudan. Bu hissiyat hakkında tecrübe sahibisindir yani. E, o zaman, aylardır o üç kiloyu vermek isteyip, yaşam alışkanlıklarını değiştirmediği için veremediği o kiloları 'su içsem yarıyor' klişesi ile açıklayacak hallere düşmüş umutsuzluktaki arkadaşına bir darbe de sen vurup ne kazanacağını umuyorsun ki?
Bak canım arkadaşım, şu veya bu şekilde, sağlık sorunları olmayan, tıbbi tedavi görmeyen bir kadın, hamilelikle alakalı bir durum da yoksa; şişmansa, şişmanlıyorsa, kilo aldığını söylüyorsa, ya da söylemeye ne hacet ayan beyan ortada ise durum, senin bunun altını çizmen o kiloların sahibini zayıflatmayacaktır. Meğer ki o kadın yeme alışkanlıklarını değiştirmiyorsa.
İş böyleyken söylemin - üslubu bir kenara bırakarak konuşuyorum (ki bir de bu üsluplar var: He canım, sen diyetisyen oldun da bizim haberimiz yok, di' mi?), kime ne faydası var?
Burada aynı yanlışları tekrar tekrar yaparak doğru sonuca (yani kilo aldığını insanlara söyleyerek onların zayıflamasına yardımcı olmak fikri olduğunu düşünelim en iyi niyetiyle bu söylemlerin) hiç ulaşamadığımızı görüyor olsak gerek. Görüyor ve anlamıyorsak (Einstein üstadı anmadan geçmek olmaz), bu noktada kendi aklımızdan şüphe etmemiz gerekir. Yok, bile bile devam ediyorsak eğer bu kilo sohbetlerine o zaman geriye kalan en belirgin seçenek şu ne yazık ki: Kendi mutsuzluklarımızı örtmek, bastırmak için başkalarını huzursuz / tedirgin etme taktiğini kullanan bencillik bünyede zuhur etmiş. Ve işte bu en başta dikkat çektiğim iki X kromozomunun yan yana gelmesinden ortaya çıkıyor bence. Başkasının mutsuzluğu bizi nasıl daha az mutsuz edebilir yoksa?
Karşımızdakini mutsuz etmenin bizi mutlu edecek kadar kötücül olmadığımız durumları kabul ediyorum tabii. 
Velhasıl kelam, bu "biraz kilo mu aldın?" tehlikeli bir soru cümlesidir. Nerede, ne zaman ve nasıl bir tonlamayla, kime söylendiğine pek dikkat edilmelidir. Buna mukabil tersi de geçerli bence. Gerekli gereksiz "sen zayıfladın mı?" diye de sormamak lazım. O da epey sinir bozucu olabiliyor. Beş kilo aldığın son 3 ayın üstüne - yedim de aldım, evet, ne var? - sen zayıfladın mı diyen birileri olunca, "yuh, o zaman bile şişman görünüyordum demek!" hissiyatı insanı haşat eder neme lazım. 
Sözün özü, kilodan da bahsetmeyiverin çok çok samimi değilseniz kardeşim. Ya da çok samimi olsanız bile, dikkatli konuşun. Çamları devirmeyin. Başka konu mu kalmadı a canım?

5 Eki 2015

Param var, geziyorum arkadaş!

O kadar çok şey var ki söylemek isteyip de sustuğum, biriktirdikçe gergin ve yorgun bir insan oluyorum kuvvetle muhtemel. Üstelik ben kırgınlıklar olur diye susarken oluşan mevcut kırıklar sadece bende oluyor. E, o zaman, bırakıyorum uzay boşluğuna gitsin!
Bu fikir, yani blogda yazıp yükümden kurtulmak fikri, cuma günü Ayşe ile konuşurken geldi. Yazsana sen bunları dediğinde. Nasılsa burayı sen ben bizim oğlan okuruz, iyisi mi bloğa yazayım dedim. Ve işte başlıyoruz!

İlki: Ne kadar çok geziyorsun ve nerelerde sürtüyorsun minvalindeki kiminin ciddi ciddi kiminin de aklınca 'takılmak için' sorduğu gereksiz sorular. Hayır, bu soruları duydukça kendimi cidden geziyorum sanasım geliyor bir de!
Abartısız yüzlerce kere maruz kaldığım bu açık soruya cevap verme hissiyatı oluştu artık bende. Öncelikle benim bir kaç sorum var hiç sorulmamış, onları sormak isterim ben de sizlere:
Keyfimin kahyası mısınız? 
Sizin paranızla geziyorum gibi mi geliyor size? 
Bana finansal destek veriyorsunuz da benim mi haberim yok?
Siz gez(e)miyorsanız ben miyim bunun müsebbibi?
Size gezmeyin diyorum da benim lafıma binaen mi oturuyorsunuz yerinizde?
Ya da "ben ne güzel geziyorum siz gezemiyorsunuz" diye nispet mi yapıyorum size?
Benden, bu kadar laubali şekilde üstelik, hesap sorma hakkını kendinizde nasıl buluyorsunuz?
Hepimizin öncelikleri aynı mı olmalı şu hayatta?
Ben köprüden atlasam misal, "sen de amma gezentisin" demeye devam edecek misiniz?
Sizin maaile her şey dahil tatillerde yahut markalı kıyafetler alırken harcamış olma ihtimaliniz yüksek olan o bütçenin bir benzerini hatta belki de çok daha azını, kimsenin bilmediği ya da popüler olmadığı için tercih etmediği uygun fiyatlı yerlerde geziyor olabileceğim aklınıza geldi mi hiç?
Ve eşe dosta borcunuz / kredi ödemeniz varken yurt içi / yurt dışı tatillerine gittiğinizde ben ağzımı açıp sizin gibi boşboğazlık ediyor muyum size?

Aslında daha pek çok soru sorabilirim de, iş uzayacak. O yüzden soruları okumanız bittiyse şunu söylemek isterim: 

Geziyorsam kendi imkanlarımı kendi önceliklerime göre değerlendirerek, sizlerden farklı önceliklerle, farklı yerlere harcayarak, çalışıp kazandığım "kendi paramla" geziyorum. Bunun için de kimseye hesap vermem gerektiğini düşünmüyorum. Nasıl ben kimseyi gezip gezmediğine göre taciz etmiyorsam, sizlerden de aynı hassasiyeti bekliyorum. Eğer ben size "niye geziyorsun bu kadar çok?" yahut "niye hep evdesin?", "neden hep aynı yerlere gidiyorsun?", "her şey dahil tatile git git bıkmadın mı?" demiyorsam - ki zannetmiyorum ki diyor olayım - siz de artık bana bunu sormayın. Yoksa ben de size ciddi ciddi yukarıya dizdiğim soruları sormaya başlayacağım. 

Bana şununla gelin bundan böyle, rica edeceğim, "yediğin - içtiğin senin olsun, gezdiğini - gördüğünü anlat." Haydi Filmekimi'ne gidiyorum ben. Arrivederci!

18 Şub 2015

Bembeyaz ama yazık ki artık öfkeli...

Eskiden, hani 10 - 15 yıl kadar önce (böyle yazacağım da hiç aklıma gelmezdi ya, yaşlanmak dedikleri bu olsa gerek), kar yağıp her yer bembeyaz bir örtünün altına gizlenince hüzünlenirdim ben. Bildiğin melankolik bir havaya bürünürdüm. Yalnızlığıma, sokakta yaşayan çocuklara - evsizlere, yaşlılara, yiyeceği olmayan kediye - köpeğe, Afrika'daki açlara, kalbi kırık aşıklara kadar herkese ve her şeye o aralık daha bir fazla üzülürdüm. Sanki çok büyük dertlerim varmış gibi, ciddi ciddi bunalıma girerdim. 
Sonra, ne ara oldu bilmiyorum, kar yağdığında bir yandan huzur duyarken - çünkü görmek istemediğim pek çok şeyi örtüp saklıyor kar - bir yandan da kötü bir öfke duyduğumu fark ettim. Hangi aralık buna dönüştü o naif derin hüzün, onu bilmiyorum. Bir sabah uyandım da mı böyle bir oldu, yoksa yavaş yavaş mı dönüştü buna, onu da bilmiyorum.
İnsanların yollarda sersefil olmasına; soğukta titreyen, donarak ölen bilumum canlıya; trafiğe, kar lastiği ya da zincir takmadan sokaklara dökülen ve trafiği iyice hercümerç eden binlerce düşüncesiz sürücüye, sanki tropikal bir ülkede yaşıyormuşuz gibi her seferinde "kara hazırlıksız yakalandık" açıklaması yapan, çözüm olarak "evlerinizden çıkmayın" uyarısı yapan ama okul ve/veya iş yerleri tatil değilse - ki çoğunlukla iş yerleri tatil olmuyor - buralara nasıl ulaşacağımız umurlarında dahi olmayan yetkililere... Hangi birinden sebep öfkelendiğim belli değil, belki biraz da bu ülkede böyle insana benzemez yaşamaktan utanıp, kendime ya da bu şikayetlere çözüm üretecek bir "B planı" yaratamadığımdan öfkem.
Belki bu beyazlık gün gelir başka bir hissiyata dönüşür ama bugün penceremden görünen manzara öncelikle huzur vadediyor, sokağa çıktığımda hızla bir öfkeye dönüşme ihtimali yüksek olsa bile...







24 Eki 2014

Kan, Gözyaşı, İhtiras ve Baş Ağrısı...

Karşımda suratsız bir adam gazete okuyor, niye suratsız bilmiyorum ama suratsız olmasına sinir olduğum, sevdiğim bir adam karşımdaki.
Başım ağrıyor, bir aspirin içtim, kelimenin tam ifadesiyle belki, "kadim dostum" sevil hanımın bir numaralı ilacı aspirin. Sanırım iyi gelecek.
Mezun olalı 2,5 sene olmuş, ne çok şey sığdı bu kadar zamana, bir durup düşününce anlıyor insan. Sağdan soldan aldığımız haberlerle takip ediyoruz birbirimizi, kaçınılmaz yola biz de girdik yani...
Evet, bir zamanlar bu grupta deli tartışmalar, heyecanlı atışmalar olurdu, ne tuhaf... Kan gözyaşı ihtiras, Brezilya dizisi izler gibi bugün kimde ne var diye grubu takip ettiğimiz günler oldu. Şimdi sadece sessizlik var. Ve arada benim boşluğa söylediğim sözler...
Özboy gruba geri geldi, hoş geldi, ama sanmam ki fırtınalarla dönsün aramıza, ne de olsa, hepimiz gibi, Özbay da yaşlandı, büyüdü.

Karşımda suratsız bir adam gazete okuyor, niye suratsız bilmiyorum, ama suratsız olmasına sinir olduğum, sevdiğim bir adam karşımdaki...
22.02.2005

Çalma Açmam Kapıyı...

İstanbul’a bahar geldi geleli ben ruhen iyiyim aslında, bir yanda hala hiç bir şeye yetişememe, bir yanda artık yılan hikâyesinden öte bir iş arama hali, bir yanda evde boyumu aşan bir işler silsilesi, bir yanda sürekli yenisi eklenen planlar...
Eskisi gibiyim yine, mutluyum ama sanırım yaşlandım biraz, daha duygusalım, birçok şeye karşı daha katı ve daha ciddi olmama karşın, en ufak bir şeyde gözlerim doluyor ağlıyorum ama bu hamilelik hali gibi abuk sabuk bir şey sanırım hormonlarım sapıttı, kendimi bilmesem hamileliğime yemin ederdim:)
Bugün Ö.’cüm beni ilk kez bir kız arkadaşıyla tanıştırdı. O kadar mutluydu ki... Bir erkeğin de böyle hissedebildiğini görmek çok umut verici.
Neyse aklımda hızlıca bi’ sürü şey geçiyor, koşup yetişmeye çalışıyorum ve böyle olmasından da mutluyum evet yaşlanıyorum ama en azından hayatımda daha çok ve güzel şeyler var.
Kocaman sarılıyorum sana yanımda ıhlamur kokuları. Burnuna geliyordur inşallah Beşiktaş’tan.

M.
18.04.2006