23 Eki 2018

Az

Yazan: Hakan Günday
Yayınevi: Doğan Kitap / Roman Dizisi
360 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm 
İstanbul, 2011, 1. Basım


Sevenlerine karanlık sokakları anlatır Hakan Günday, acıyı, öfkeyi, kanı… Hep kötülüğü kelimeye döker sanılmasın böyle söyleyince. Aslında insanı anlatır. Çaresizliğini, yalnızlığını, korkularını… Mutluluk için verilen uğraşları… Kısacası, Hakan Günday hayatı anlatır.
Hakan Günday Cahit Sıtkı’ya göre yolun yarısını buldurmuştur belki ama yazacağı daha çok şey olduğunu düşünen pek çok seveni var. Yeni kitabı Az da bu dumanı üstünde tüten bir roman deyim yerindeyse. Bana sorarsanız gittikçe yerli yerine oturan, eşsiz üslubuyla tadına doyulmayan bir roman üstelik. Pekiyi, ne anlatıyor bu roman?
11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu "mezarlık çocuğu" Derda’nın hayatlarını anlatıyor. İkisinin de hayat boyu uğradıkları bir nevi felaketlerin – aslında hayatın kendisi bu Hakan Günday’a göre – bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışını anlatıyor.
İlk bölümünde Derdâ’nın gözünden büyüyen – küçülen – sonra yine büyüyen dünyayı okuyoruz. Arka sokaklarda yaşandığını düşündüğümüz tüm kötülükler, cinsel suçlar, sapkınlıklar, dayak, tecavüz, gasp, uyuşturucu, fuhuş, tek tek önümüze düşüyor ama kafamızı çevirip kaçamıyoruz, okumaya devam ediyoruz. Bir çocuğun sarsak, ürkek hayallerinin nasıl kaybolduğunu göre göre elimizde olmadan çeviriyoruz belki sayfaları. Sonra onun kurtuluşu yeni bir sayfa açacak sanıyorken önümüzde, başka bir çocuğun Derda’nın hikayesi başlıyor. Yine korku, yine acı… İlerledikçe sayfalar, Oğuz Atay uzatıyor satır aralarından başını. Önce yavaş yavaş sezdirmeden görünürken, sonra ulu orta önümüzde dikiliveriyor. Ve belki de esas o zaman Araf’ta bekleyen okuyucularını da çekiveriyor öyküsünün içine. “Korkuyu Beklerken”i düşündürüp gülümsetiyor, Oğuz Atay’ı düşündürüp hüzünlendiriyor.
Kitabın soru işareti yaratan bir tarafı içindeki tesadüfler… Dünyanın küçük oluşuna inanmak için mi bu kadar çok tesadüf var romanda, yoksa zaten gerçekten öyle olduğu için mi? Ben içinden çıkamadım.
Hakan Günday giderek sadeleştirdiği dili ile kelimelerin yükünü azaltıp, kahramanları yükleriyle çıplak bırakıyor. Her ne kadar eskiye nazaran daha sakin bir üslup kullanmış olsa da – bence – yine de okurken kahramanların öfkesini suratınıza çarpmayı beceriyor. Hal böyle iken, bu kitabı sakin sakin dinlenmek için kitap okumayı düşünenlere, deniz kenarında tatil keyfine gitmişken okuyacak kitap arayanlara tavsiye etmiyorum.
Ama eğer dışarıda yaşanan hayatın görmediğimiz yüzlerini okumaktan korkmayan, sorgulayan, kurcalayan, rahatsız olan, rahatsız edenlerdenseniz; işte o zaman sizlere bu kitabı tavsiye ediyorum.
Ve tıpkı romanda olduğu gibi, romanın içinden, ben de soruyorum:
“Ben buradayım sevgili okuyucu, peki ya sen neredesin?”*


*Oğuz Atay.

** Ekim 2011 HKMO İstanbul Bülten'inde yayımlanmıştır.

Kafes

Yazan: Mario Fratti
Çeviren: Özcan Özer
Yöneten: Ali Gökmen Altuğ
Dramaturgi: Hilmi Zafer Şahin
Sahne Tasarımı: Aysel Doğan
Işık Tasarımı: F. Kemal Yiğitcan
Kostüm Tasarımı: Aysel Doğan
Efekt: Ersin Aşar
Oyuncular: Caner Candarlı, Esra Ede, Hikmet Körmükçü, Mert Turak, Murat Taşkent, Senan Kara Tutumluer, Tolga Coşkun, Yalçın Avşar

Aslında hepimiz birer kafesin içinde değil miyiz? Oyun başlarken dile gelen ilk cümle buydu sahneyi gördüğümüzde… Sahnenin yarısını kaplayan bir kafes ve onun içinde dışarıda yaşanan hayata sırtını dönmüş bir adam.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Mayıs 2009’da ilk kez sahnelediği bu oyun İtalyan yazar Mario Fratti’nin ses getiren oyunlarından biri. Yönetmeninin de şehir tiyatrolarında yönettiği ilk oyun. Sahnede, yaşı göz ardı ederek, genç bir ekibin olduğunu görüyoruz. Oyuncuların çoğu sizi gerçekten o karakter olduğuna ikna ediyor çabucak. Sahne düzeni – dekor konusunda coşkulu bir yorumda bulunamam ancak müzik ve oyunculukları çok başarılı bulduğumuzu söylemeden de başlamak olmaz oyundan bahsetmeye…
Dünyadan, yaşamın ve bireylerin yozlaşmasından, insanların ikiyüzlülüğünden, her şeyin çıkarlara dayalı olmasından bunalan Christiano, tüm bunları protesto etmek, bu sevmediği hayattan uzak durmak için evin ortasında yaptığı bir kafese kapatmıştır kendini. Sürekli okuduğu ve hatta ezbere bildiği Anton Çehov’un yapıtlarından yola çıkarak, gündelik yaşamın her anının anlaşılabilir – anlam kazanabilir olduğuna inanmakta, hayatın her yerini Çehov’la öngörülebilir kabul etmektedir. Ve elbette ki bu durum “dış dünya”daki insanların kendisini “deli” zannetmesine yol açmaktadır. Kadınlardan, aşktan, gündelik sorunlardan, paradan, dünyevi çatışmalardan uzak kalmaya çalışan Christiano, aynı evde yaşayan ağabeyi Pietro’nun mutsuz bir evlilik sürdüğü Chiara’ya ilgi duymaya başlar. Onu kafesten çıkarmak için o zamana kadar çaba gösteren Anne, bu “duygusal” ilişkiyi gözlemesi sonucu, kararını değiştirir, kafesin anahtarını sürekli ondan uzak tutmaya ve Christiano’nun kız kardeşiyle birlikte onları kollamaya başlar.
Oyun hemen her zaman çevremizde gördüğümüz o yalnız, kendini ahlaki çöküntülerle sarılmış hisseden insanları anlatıyor biraz. Hepimizin bir kere aklından geçmiş olan sözüm ona “çok doğru, çok dürüst” insanlarda bile var olan o ikiyüzlülüğe kafayı takmış bir adamı anlatıyor. Çocuklarına verdikleri öğütleri kendileri tutmayan anne – babaları, başkalarında ayıp saydıkları davranışları kendi sevdiklerinde haklı sayanları (yahut en azından bir bahane ile temize çıkaranları) kafanıza takanlardansanız siz de, kafesteki adamı anlamaya bir adım daha yakın oluyorsunuz. Oyuna 1 – 0 önde başlıyorsunuz yani… Oysa oyun ilerledikçe bütün bunların farkında olmanın, kafayı bu tarz olaylara “takmanın” kendimize duvarlar ördüren, bizi “iç”imize çeken güç olduğunu anlıyorsunuz. Bu durumda hayatla skorunuz eşitleniyor, 1 – 1 oluyorsunuz. Sona doğru ilerledikçe aynı dili konuştuğumuz insanları, “bizim gibileri”, etrafımıza toplamanın; kendi benzerini aramanın hayatın en temel gerçeği olduğunu görüyorsunuz. Her şeye rağmen “biz” olmanın “ben” olmaktan daha çekici olduğu su götürmez gerçek. Ama işte belki de en ince ayrıntısı burada oyunun: Öylesine yalnızlaşmış ve kabuğuna çekilmiş olunca insan, diğerlerini o “biz”e katma çabası öyle ağır basıyor ki, bazen sadece bu yalnızlığı delmek için “olmaz”ları oldurmaya çalışıp bir kez daha hayal kırıklığına uğrayabiliyorsunuz. Üstelik öylesi bir kırık oluyor ki bu kez, ne kadar yapıştırmaya çalışsanız tutmuyor, tutunamıyorsunuz.
Öte yandan bir de “dış”ı var bu “iç”in. Bir süre sonra kendinizi içine hapsettiğimiz o duvarlar – kafesler, öylesine “normal” geliyor ki etrafınızdaki insanlara, gün gelip siz o kafesten çıkmak istediğinizde, bunun sizin hakkınız değil, onların size bir lütfu olacağını düşünüyor ve önünüze bir set de onlar çekiyorlar. Artık o duvarı da geçmek zorundasınız kendi koyduğunuz duvarlardan başka. Skor 1 – 2 oluyor, yeniliyorsunuz.

Oyun biterken kendinizle çokça hesaplaşmış ve aklımızda bir soruyla kalkıyorsunuz ayağa: “Aslında hepimiz kendi yarattığımız birer kafesin içinde değil miyiz?”

* Ocak 2010 HKMO İstanbul Bülten'inde yayımlanmıştır.

11'e 10 Kala

Yönetmen: Pelin Esmer
Senaryo: Pelin Esmer
Görüntü Yönetmeni: Özgür Eken
Yapım: 2009, Türkiye / Almanya / Fransa, 100 dk.
Yapımcı: Nida Karabol Akdeniz,  Pelin Esmer,  Juliette Sol, Tolga Esmer
Oyuncular: Nejat İşler, Mithat Esmer, Tayanç Ayaydın, Laçin Ceylan, Savaş Akova, Sinan Düğmeci

Bazı olaylar vardır ki, nerede başlamıştır bilinmez, nerde bittiği bilinmez. Hangisi öncedir, hangisi sonra, bilinmez. İlk ne zaman biriktirmeye başlar insan o defterleri, hatırlamaz çoğu zaman… Renk renk kalemler nasıl dizilmiştir sıra sıra, hatırlanmaz… Bazen ama, iş büyüyüp çığırından çıkınca, her şey üst üste birikse bile geriye kalanlar sadece ve sadece hatıralar olur.
Koleksiyon yapmak bazı insanlar için sadece hobi iken bazıları için ise hayatının temellerine yürür, her yanını sarar. İşte Mithat Bey’de de böyle olmuştur. Emniyet Apartmanı’nın dördüncü katında tek başına yaşamaktadır Mithat Bey. Koleksiyonu uğruna karısından, hayatından vazgeçmiş, yeni bir hayat oluşturmuştur kendisine. Ev, onun için bir yaşam alanından çok, oluşturduğu değişik koleksiyonlarını sakladığı bir yere dönüşmüştür. Her zaman koleksiyonlarını karşısına çıkan her türlü tehdide karşı korumayı başarmıştır. Karısına, kardeşlerine, yeğenlerine… Koleksiyonuna eklenecek en küçük bir parça için İstanbul’un her noktasına gitmeye hazırdır. Öylesi bir aşktır onun koleksiyonlarına duyduğu…
Ali ise köyünden kalkıp ailesiyle birlikte İstanbul’a gelmiş ve Emniyet Apartmanı’nda kapıcı olmuştur. İstanbul, Ali için apartmandan ve apartmanın çevresinden oluşmaktadır. Kızı kapıcı dairesindeki rutubet yüzünden astıma yakalanınca, yaşama koşulları iyileşinceye kadar ailesini köye geri göndermiştir ve yalnız başına kalabildiği zamanlarda bu apartmandan kurtulmayı düşlemektedir. Apartmanın diğer sakinleri ise hem deprem endişesi, hem de daha değerli bir eve sahip olma arzusuyla binayı yıkıp yerine yenisini yaptırmanın yollarını aramaktadır. Onlar bugünü yaşamaktadır. Yarın için yaşamaktadır. Mithat Bey ise sadece koleksiyonları için…
Bu taşınma – yıkım hikayesi Mithat Bey ile Ali’yi bir yolda buluşturur. Mithat Bey her ne kadar taşınma gerçeğini kabullenmese de, koleksiyonlarının zarar görmemesi için onları korumaya – kutulamaya, sınıflandırmaya, kaldırmaya – karar verir ve bunun için de Ali’nin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Ali ise yeni bir işin derdindedir ve biraz daha fazla paranın… Farklı kaygılarla başlayan ilişkileri iki adamın giderek yakınlaşmasına sebep olur. Birbirlerinin kaderlerini hiç farkında olmadan değiştirmeye başlarlar…
“11’e 10 Kala”, “Oyun” adlı belgeseliyle uluslararası üne kavuşan Pelin Esmer’in ilk uzun metrajlı filmi. Film “16. Uluslararası Altın Koza Film Festivali”nde “En İyi Senaryo Ödülü”nün sahibi oldu ve aynı zamanda “En İyi Film Ödülü”nü “Köprüdekiler” ile paylaştı. “İstanbul Film Festivali”nde “Jüri Özel Ödülü”nü aldı.
Pelin Esmer'in bu ilk filmi, daha önce “Koleksiyoncu” adlı kısa filmine de konu ettiği amcası üzerine kurulu. Mithat Bey’in alışkanlıkları hastalıklı da olsa, bir hayat çizgisini – ki bize çok da garip gelmeyen bir hayat çizgisini – gösteriyor. Ali’nin davranışlarında ise, her an her yerde çokça gördüğümüz yozlaşmaktaki insanın ipuçlarını görüyoruz. Koleksiyon Mithat Bey için her şeyken, Ali bu kadar yakınında durmasına rağmen, onun esas değerini anlayamaz, anlarız bunu. Koleksiyonun eksiklerinin tamamlanmasının önemini kavrayamaz bir türlü.
Böylece “Eksik”  diye tanımlanan şeylerin, “neye göre, hangi koşular altında” eksik olduğunun altını çizerken görürüz Ali’yi, kendisi hiç de farkında değilken üstelik…
Ve “yalnızlık” gelir bazen. Gitmez… Kalır. Yalnızlığa ortak edinilen sessiz sedasız dostları olur o zaman insanın. Gazeteleri, radyosu, kasetleri, kitapları, oyuncakları, kâğıtları, kalemleri, içkileri… Kendisini azıcık da olsa anladığını sandığı insanlar olur bazen bir de. Ama yazık ki, yalnızlık gelmiştir, gitmez. O insanlara gelirsek eğer, onlar size eksiklerinizi verip sizi daha çok eksilterek giderler. Yalnızlık? Gitmez o, kalır…

Farklı bir Türk sineması örneği izlemek isteyenlere “11’e 10 Kala” tavsiye olunur. Bir dahaki sefere kadar, keyifle…

* Kasım 2009 HKMO İstanbul Bülten'inde yayımlanmıştır.

Mamut

Yönetmen : Lukas Moodysson
Senaryo: Lukas Moodysson
Yapımcı:
Oyuncular: Michelle Williams, Gael García Bernal, Thomas McCarthy,
Sophie Nyweide, Marife Necesito
Görüntü Yönetmeni: Marcel Zyskind 
Müzik:
Yapım : 2009, İsveç / Danimarka / Almanya , 125 dk.

Kariyer her şeye yeter mi? Tüm eksikleri tamamlar mı para? Çocuğunun büyümesini  göremeyen bir anne ne kadar zengin olabilir ki kazandıklarıyla? Sevdiklerinden uzakta bir adam ne kadar yaşayabilir, dikkatini hep uzakta kalanlara vererek?

Tom ve Ellen, New York’ta yaşayan, varlıklı ve başarılı bir çifttir. İkisi de ayrı ayrı başarılıdır, bir de kızları vardır: Jackie. Tom, bir oyun sitesinin yaratıcısıdır, etrafındakilerin deyimiyle “bir dahi”. Ellen ise bir cerrah. Jackie astronomiye düşkündür, gezegenlere, toz ve gaz bulutlarına. Ama bütün bunlara olan ilgisini en çok paylaşabildiği kişi bakıcısı Gloria’dır. Gloria ise çocuklarını Filipinlerde bırakıp Amerika’ya para kazanmaya gelmiştir. Çocuklarını rahat ettirmek için, onlarla birlikte olmaktan vazgeçmiş, çocuğuyla birlikte vakit geçiremeyen bir başka kadının, Ellen’in çocuğuna ikinci bir anne olmuştur. Tom Tayland’a bir iş gezisine gidince ve gezi hesapta olmayan bir şekilde uzayınca herkesin hayatındaki o yavaş ama önemli, değişim gözler önüne serilir.

Ellen kızının kendisinden çok bakıcısı ile vakit geçirip ona bağlandığını anlar. Öte yandan kızıyla daha fazla vakit geçirme şansı da yoktur Ellen’in. Garip bir şekilde Gloria’yı kıskanır. Oysaki Gloria Filipinlerdeki çocuklarının özlemiyle elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktadır. Her gece çocuklarından uzakta uyuyan bir annedir o da sadece, ama bir başka kadının yanında, o kadının kendi çocuğundan daha yakını olarak... Tom ise Tayland’da yaptığı gezide tüm bu koşturmacaların hayatlarımızı ne kadar hızla harcadığını kavrar. Belki biraz daha hayatın tadını çıkarmayı öğrenir, biraz daha durup bakmayı, yaşamayı. Ancak her yeni öğrenilen bir kapıyı çekip çıkmak gibidir hayatta. Bir daha geri dönmemek üzere çıkılan bir kapıyı…

Şimdilik sadece 28. İstanbul Film Festivali izleyicileriyle buluştuysa da yakın zamanda gösterime girmesini umut ettiğim bu film, Daima Lilya ve Yüreğimde Bir Delik adlı çalışmalarıyla İsveç sinemasının dünyada adını en çok duyuran yönetmen Lukas Moodysson’a ait. Mamut, yönetmenin tanınmış oyuncularla, yüksek bütçeyle ve İngilizce çektiği ilk film. Üç farklı kıtada, üç yıla yakın bir sürede çekilen film, bugüne kadar çekilmiş en büyük çaplı İsveç filmleri arasında gösteriliyor.


Gündelik hayatı, pek çoğumuzun içine düşüp mücadele ettiği o çılgın koşturmacayı anlatıyor film. Hepimizin yaşadığı sabah erken kalkmaları, sevdikleriyle vakit geçirememeyi, durup düşününce neyi neden yaptığını karıştırmayı…

Hep yarına ertelediğimiz şeylere vurgu yapıyor film. Sevdiklerimizle vakit geçirmeyi, birlikte yıldızları seyretmeyi mesela, sevdiklerimiz için – buna kendimiz de dâhiliz – yemek yapmayı, bir tatile – o olmadı bir yürüyüşe – çıkmayı nasıl sürekli ertelediğimizi görüyoruz ekranda. Hani o bütün şiirlerde okuduğumuz hayatı ıskalamayı anlatıyor, hep ötelediğimiz hayatımızı gösteriyor bize. Belki de çok basit bir noktaya dikkat çekiyor aslında hepimizin sıkça unuttuğu: Her seçiş bir vazgeçiştir*, ve seçtiklerimiz kaybettiklerimizin yerini doldurmayabilir.

“Ne seçtiğinize dikkat edin, seçiminiz vazgeçtiklerinize değsin” diyor bence film ve ekran kararıyor.

Keyifli seyirler…


* Blaise Pascal.

* Mayıs 2009 HKMO İstanbul Bülten'inde yayımlanmıştır.

Devrim Arabaları

Yönetmen: Tolga Örnek
Senaryo: Tolga Örnek, Murat Dişli
Oyuncular: Taner Birsel, Ali Düşenkalkar, Halit Ergenç, Sait Genay, Altan Gördüm, Vahide Gördüm, Seçil Mutlu, Serhat Tutumluer, Onur Ünsal, Uğur Polat,  Selçuk Yöntem, Cengiz Bozkurt, Levent Can, Altan Erkekli, Haluk Bilginer
Yapımcı: Türker Korkmaz
Görüntü Yönetmeni: Hasan Gergin
Müzik: Demir Demirkan
Yapım: 2008, Türkiye 

Siz, hiç, bir umuda gün saydınız mı? İmkansıza varmak isterken vakit hem çabuk geçmesin, hem de kanatlanıp uçsun istediniz mi? Siz, hiç, bir şeye inandınız mı?

Sene 1961. Kendi boyunu ölçmeye çalışan ülke, Türkiye, bir Otomotiv Kongresi’nde yerli üretim bir otomobil yapma kararı alır. Karar dediğimiz, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in verdiği emir... Bu yapım işi TCDD işletmesine verilir, ancak maddi imkansızlıkların, inançsızlıkların yanında bir başka sorun daha vardır: Süre. Cemal Gürsel otomobilin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesini ister. İşte Devrim’in hikayesi böyle başlar.

130 günlük bir maceradır yaşanan, ama bir ömür boyu hayatlarının mihenk taşı olarak – buruk da olsa – gururla içlerinde taşıyacakları bir 130 gündür bu, Devrim’i yapan o mühendisler için. Eskişehir’de Cer atölyesinde hayatların birbirine perçinlendiği bir yolculuk olur bu 130 gün. Umutsuzların, kötümserlerin, telaşlıların, küskünlerin, romantiklerin, görmüş geçirmişlerin, çiçeği burnunda hayallerinin peşinde koşanların... Hepsinin birleştiği yerdir Devrim. Geceyi gündüze katıp, zamanı koşarken; her zaman kalplerinde taşıyacakları anıları biriktirirler, hayatı öğrenirler; yanılmayı, direnmeyi, yılmamayı, çaresizliği...

Ellerinde araba yapmak için ne bir makine, tesisat ne de yeterli para, eğitim, zaman vardır. Bir umutları, bir inançları, bir de içlerinde o “olana bitene kafa tutan” inatçı çocuklar... Bu imkansızlıkların yanında bir de “çar çur edilen paranın” müsebbibi görülmeleri, inançlarında yalnızlıkları işleri iyice zorlaştıracaktır. Ama bu insanlar, pes etmeyecek ve Devrim’i yaratacaklardır hiç yoktan.

Oyuncuların her biri – incelikle – bir kesimini yansıtıyor toplumun. Genci, yaşlısı, mükemmeliyetçisi, kötümseri, okumuşu, alaylısı, kibarı, kaba – sabası, idealisti, umudunu tüketmişi... O zamanları hiç yaşamadım elbet ama tahminim, zamanın soluğunu oldukça iyi verdiği bize. O işçi tulumları, takım elbiseler, kravatlar, şapkalar, sigaralar, sokaklar, dükkanlar... Hepsi o zamana inandırıyor insanı, 1960’ların Türkiye’sinde bir atölyede yaşıyorsunuz o yüz onbeş dakikayı...

Sene 2008. bir zamanların “toplu iğne bile üretemeyen” Türkiye’si çok yol aldı. Şimdi ürettiği pek çok şey var bu ülkenin; ama hala üretemediği umut, inanç. Gökyüzünün mavi olduğuna, iki kere ikinin dört ettiğine inanıyor da; hala, hala kendine inanmıyor. – Belki de inanmak istemiyor, ta o zamanlardaki gibi. Ya da sırf o kendine has cevvalliğinden, küreselleşme, dünyaya açılma ile kendini geliştirme, kendine inanma, önce kendine güvenip yaratamaya üretmeye çalışmanın arasındaki o ince çizgiyi, o paha biçilmezliği gereğince değerlendiremiyor. Neticede jiletten jete her şeyi üretse de, kendine inanmayı, güvenmeyi, birbirine destek olup önüne açmayı çoğu zaman pek beceremiyor hala.

Ekran kararıyor, müzik duyuluyor yeniden, oyuncuların, yönetmenin, ışıkçının, çizerlerin, montaj yapanların, makyözlerin... isimleri akıyor perdede. Ayağa kalkarken koltuklarımızdan, hepimizin aklından inandıklarımız, hayal kırıklıklarımız geçiyor belki. Sonra filme damgasını vuran o sözler: “Ya yaparsak?”


Siz, hiç, bir umuda gün saydınız mı? İmkansıza varmak isterken vakit hem çabuk geçmesin, hem de kanatlanıp uçsun istediniz mi? Siz hiç her şeyin değişeceğini, emeklerinize değeceğini düşleyip, sonunu bilmediğiniz bir yola girdiniz mi? Siz, hiç, bir şeye inandınız mı?

* Kasım 2008 HKMO İstanbul Bülten'inde yayımlanmıştır.